Kültür Şoku

  • Önce kültür şokunun genelleşmiş manasını vereyim ki ilk defa duyan arkadaşlar’’bu da ne ola ki?’’ demesinler.

    Kendi bulunduğun şehirden, konuştuğun dilden, arkadaşlarından, ailenden coook uzaklarda başka bir kültürün yaşandığı bir şehre ya da ülkeye gidiyorsun ya iste orada yaşayacağın uyumsuzluk sorununa verilen genelleştirilmiş bir tabir oluyor bu kültür şoku. Herkes tarafından olduğu gibi benim tarafımdan da pek sevilmeyen, atlatılması kısa sürmesi temenni edilen, bol işkenceli, mutsuz, huzursuz bir dönemdir.

    Asıl nedeni etrafımızdaki çevreyi, dili, kültürü, yemeklerini, yaşayış tarzlarını içeren tüm farklılıkları tanımıyor olmaktan geliyor bence. Yoksa herkes bir şekilde ailesinden, arkadaşlarından uzağa gidebildiğinin gayet farkında ama gün geliyor ki özlem denilen hastalıklı bir illet de düğümlenince boğazınıza bu duygu daha da katmerleşiyor ve içinizde sanki onu köklendiriyorsunuz farkında olmadan.

    Yalnızlığınızda iken ne denli güçlenebildiğinizi farkettiginiz an gerçi bu durumdan hoşnutluk duymaya başlıyorsunuz ama bu ‘’kültür farkı kavramınının yarattığı ‘’kültür şoku’’nun reddini ruhumuza kabul ettirebilmek ilk 8 ayımızı alıyor yine de.

    Ben hatırlıyorum kendimi.

    Ne heyecanla gitmiştim Amerika’ ya. Kaç çeşit düzenlenen partilerden geçmiştim. İşyerimde müdürlerimin de olduğu ayrı bir parti. İşyerimden sevdiğim arkadaşlarla dışarıda Meksikan lokantada ayrı bir parti. Özel arkadaşlarımla yapılan bir caz-bar parti. Kız arkadaşlarımla kına gecesi modunda göbek havalı bir parti. Akrabalar ve aileler içerisinde yapılan tebrik içeren ağır bir parti. Akrabalarım içerisindeki akranlarımla yapılan bir eller havaya Kenan Doğulu partisi ve ex nişanlı ile yapılan gözyaşı dolu bir parti. Yani toplamda vizemin çıkması ve gidişim arasındaki 6 haftalık süreç içerisinde tam 7 ayrı parti.

    Yine kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki 19 yaş altında iseniz Kültür Şoku’ nu yaşamıyorsunuz. Zira yaş olarak zaten baştan sona Şok’ tasınız sürekli. Şoktan çıkışınız büyümek demekle eş değer oluyor bu yaşlarda.

    ******

    İste bu şok’ la ilk tanışma hikâyeme dönüyorum.

    Her şey o kadar güzeldi ki, o kadar heyecanlı ve mutlu idim ki, havaalanı bekleme salonuna gittiğimde kalmıştım tek başıma ve ne yaptığımın ancak o an farkına varabilmiştim. İçimde müthiş bir özgüven, sanki yüreğimden dışarı çıkmak isteyen bir heyecan vardı. Bunun adı adrenalinmiş sonradan öğrendim ve her yurtdışı çıkışımda ne hikmettir hep aynı sevinci yaşadım-yaşıyorum.

    Amerika JF Kennedy Havaalanı’na indim. Saat akşam 10. Beni karşılamaya gelecek olan Türk okul görevlisi ortalarda yok. Elimde küçük bir valiz, bir sırt çantası kalakalmışım ortalarda. Havaalanı görevlisi polisler bana yardımcı olmaya çalışıyorlar, telefon kartı aldım, elimdeki telefon numaralarını arıyorlar, kapı-duvar. Tam 4 saat havaalanında esir gibi kalakaldım ve bu süreçte hiç yalnız bırakılmadığımı gördüm. O ana kadar çocukluğumdan kalma hırsız fobimden dolayı tek başıma kalmaktan korkan ben, bu dilini çokta iyi bilmediğim, kültürüne hepten yabancı olduğum ülkede bir aslan olabileceğimin işte o an farkına varmıştım.

    Çünkü burada yanında ailenin olmayışı yalnız olacaksın manasına gelmiyordu. Bunu bizzat görerek yaşamıştım. Oysa İngiltere’ de tam bir kasaba olan bulunduğum şehirde, teslim edildiğim evde her daim yanımda birileri varken, acentem tarafından nasıl da kimsesiz bırakılmış ve sonrasında da bu kimsesizliğimin farkına varan Cezayir asilli İngiliz(!) Au-pair ailem tarafından bana verdikleri odamda Christmas’ ta Londra’dan gelecek olan misafirleri kalacak diye 2 ay öncesi giriş yaptığım ülke ve evinden çıkış yapıp, 1 haftalığına bir yerlere gitmem ve odamı misafirine bırakmam gerektiği söylenerek resmen evden atılmıştım.

    Hafızamda kalan ilk Amerika anım da yurt görevlisi beni havaalanından alıp kalacağım okul yurduna götürürken üzerinde geçtiğimiz George Washington Bridge Köprüsü üzerinde ‘’aaa Parliement afişinin içerisinden geçiyorum sanki’’ demiştim. Ve cevaben de ‘’ şimdi de seni Marlboro afişinin içine zoomlayacağım’’ yanıtını almıştım. Ne güzel bir manzaraydı o her daim filmlerinde izlediğim, fotoğraflarında gördüğüm muhteşemliklere ait olabilme duygusunu tadabilmek, o manzaraya dahil bir dekor olabilmek. O yaşlarımda böyle büyük geçişleri yaşamak, o geçişlerde küçücükte olsa iz bırakabilmek büyük bir yetenekti benim için.

    İlk 8 ayıma kadar geçirdiğim süreçte sabaha kadar diğer yabancı-Türk arkadaşlarımla mutsuz mızırdalanmalarla ‘’benim ülkemde de bu var’’, “bu niye böyle”, “niçin bu şekilde davranıyorlar”, “bizim insanımız daha sıcakkanlı”, “bizde olsa böyle olmazdı” gibi cümleler kurararak yaşadım. Bu ülkeye yabancı olan diğer arkadaşlarım da ben gibilerdi ama karışık ırklar ve uluslarla bir arada yaşama deneyimi olan Fransız Shantel, küçüklügünden bu yana ailesi ile ticaret yapabilme adına Kıbrıs, İtalya, Yunanistan’ da uzun yıllar yaşamış ve hatta 23 yaşında Antalya’da 1 sene boyunca animatörlük yapmış Rusya’dan gelen Elena ise hiç böyle konuşmuyorlardı.

    Sonrası o dönemde yeni bir hayat, yeni insanlar, yeni iş ve acemilikten başa gelebilecek-gelmiş bin bir çeşit sorunlarla uğraşıyorken, şuan sudan bulduğum bir sebeple, yeni ülke deki yeni erkek arkadaşımı sırf başka bir kızla aynı arabada görmenin verdiği kıskançlıktan kaynaklıymış gibi (!) günlerce suren bir ağlama nöbetine tutulmuştum. (Nişanlı geldin de hangi arada sevgili yaptın demeyin lutfennn)

    Öyle böyle değildi bu ağlama. İlk defa ömrümde bu denli bir ağlama nöbeti geçiriyordum. Bir sinir krizi gibiydi. Sadece kendime zarar verdiğim. İçerisinde sevgiliye duyulan aşırı aşk yoğunluğu değil de, anneme, ablalarıma özlem, eski işyerim, arkadaşlarım, yeğenlerim, kuzenlerim vardı. Annemin yemekleri, gittiğimiz sosis tavacı, Vapur esintisi, Boğaz manzarası, Cadde yürüyüşleri, mantıcımız, Taksim’e topluca akmamız, hafta sonları 20 kişilik arkadaş grubumla Şile gezilerimiz, tracking turlarımız her şey ama her şey, hatta Türkiye’nin kokusu dahi vardı. Her şeyi, tüm bu 8 ay boyunca içerimde sakladığım, farkına dahi varamadığım gizli özlemlerimi bu 3 günlük gözyaşlarıma doldurmuştum sanki.

    Evinde bulunduğum ailenin daha önce de bu kültür şoku yaşamış, farkına varamadığından hasarlarını içerlerinde derinleştirmiş başka öğrenci arkadaşlarla da yaşamışlığın verdiği deneyimleri sayesinde, benimle beraber sanki aynı acıları yaşamış, üzüntülerimin farkına varmış, beni başka bir şokla karşılaştırıp bu şoktan kurtarmak için giysilerimle buz gibi soğuk duşa dahi sokmuşlardı. Beni sarmalarlarken ‘’Yarın herşey düzelecek, herşey normale dönecek’’ diyorlardı sürekli. Neydi normale dönecek olan, o an hiçbir fikrim yoktu.

    3 günün sonunda kendime geldiğimde sanki o içerimde halen farkına varmadan ötelere attığım herşey birden bire bıçak hızı ile kesilmişti. O 8 ayıma ait sebebini çözemediğim mutsuzluklarım, yok olmuştu aniden. Artık ‘’ora-bura arasındaki 10 farkı bulunuz’’ oyunundan sıyrılmıştı ruhum. Toparlandım, kendime geldim. Ve bir öncesinden daha güçlü bir şekilde kalktım ayağa. Türkiye Türkiye, Amerika ise Amerika idi. Kimse kimseye benzemediği gibi, ülkelerde benzemeyebilirdi. Herkes, her ülke, her kültür, tat, doku, gelenek, tarz, huy, kısaca her şey kendi tadında, kendi güzelliğinde yaşanmalı idi.

    Bizleri güzel yapan kendi farklılıklarımızdı. Sokaklarda kedi yerine sincap kovalarken farkına varmalıydım bunların ama demek ki yaşanması gerekiyordu bu ruhsal sancıları, zorlu kabullenişleri.

    Zorlu kabullenişler kimilerine zoraki kabulleniş gibi gelebildiğinde ise....

    *******

    O vakitten sonra ki topluca konuşmalarımızda artık “demek ki burada böyleymiş”, 'bunu böyle kabul etmek gerek”, 'bizim kültürümüzden farkları bunlarmış”, “aslında bu şekilde davranmak ve yaşamak daha güzel olabilir” gibi cümlelerle düşünüp yaşamaya başladım.

    Ve arkasından artık bu ülkede yaşayabileceğimi, herşeyin üstesinden gelebileceğimi fark etmişliğimden yola çıkarak öğrenci vizemi uzattım. Sertifika programına geçiş yaptım. Artık bu Kültür Şokunu atlatmış, farklılıkların güzelliğini de çözmüştüm. Yanlış yapmaktan korkmuyordum artık. Gramerli, American accentli konuşacağım diye kasmıyordum kendimi. Hintli arkadaşların da yemeklerinden tadabiliyordum artık. Dışarıda kendimi illa da tavuk yemeliyim diye de koşullandırmıyordum. Araç kullanırken o dolambaçlı yollarda kaybolmaktan da korkmuyordum. Pijamamla ben de sabahları markete gidiyordum artık Pazar günleri araba temizliğini komşularımızla eğlenceli hale getirebiliyordum, ilk Hallowen kutlamamda küçük çocuklara verilmek üzere harika şeker paketleri hazırlamış, kostüm olarak ta kendime pembe kelebek kanatlarım almıştım. Okulda cheer lider olamayacağımdan futbol klubune üye oldum.

    Pinky yılı bitirmeden şoktan kurtulmuş, Pembe Kelebek Kanatlı bir Futbolcu olmuştu.

    ******

    Sonrasında 4 senedir yaşadığım Australia’ da bu şokla hiç karşılaşmadım ama beraberimde gelen şuan ex eş statüsünde ki kişi bolca nasiplenmişti bu hastalıktan.

    Psikolog doktorlara taşınacak kadar! Onlar adını ‘’Homesick’’ koydular ama ben asıl sorunu biliyordum. Ya kurtulmak için uğraşacaksın, ya da pes edip bulunduğun ortamdan kaçacaksın. Bazen mücadele gücü bulamayınca, kaçışta bir kurtuluştur işte- iyi olabileceksen.

    Kültür şokunu atlatmak için zaman tanıyın kendinize. 
    Kimileri 3 ayda, kimileri 9 ayda… 
    Ama 11 ayı geçmiyor bu şoku atlatmak.
    Atlatamadan bu şoka yenik düşen arkadaşlar da,
    Mağluplar!
    Kültür şokuyla mücadeleyi zor sanıp, yurda gereğinden erken dönüş yaparlar. 
    Lütfen arkadaşlar gücünüzün farkına varın ve bu insana 100 Volt elektrik veren acı şokundan bir an önce güçlenerek çıkmaya çalısın.
    Sonrasında edindiğiniz güçten dolayı, gün gelecek ki kendi gücünüzden korkar duruma geleceksiniz.
    Güzeldir yurtdışında tek başına yaşamak. Eğlencelidir, heyecan vericidir.
    Ayrı bir deneyimdir.
    Gücün kendisidir.
    Korkmayın. 
    Buralara kadar gelebilmişseniz, yenen de, ezen de siz olacaksınız.

0 yorum