Biz Birbirimize Benzemiyoruz Ama…

  • Yatılı okumaya başlamanın en belirgin özelliğidir herhalde: Her şeyi kendi başına halletmeye başlamak ve beraber kaldığın insanlarla çok daha sıkı dostluklar kurmak. Ancak en eğlencelisi ise, hiç şüphesiz, başka bir yerlerde karşılaşsanız belki de feci halde sinirinize dokunacak, konuşmak bile istemeyeceğiniz, çeşitli farklılıklardan dem vurarak uzak durmaya çalışacağınız kişilerle, hiç anlamadığınız bir şekilde çok renkli dostluklar kurmak, bu sinirinize dokunan karşıt özellikler hakkında dalga geçebilerek konuşmak olmalı.

    Bundan bir sene önce bir yazı yazmıştım kendime: “Yakın hissettiğim “çekirdek” dostlarımla bile aynı anda buluşmak için kapsamlı bir seyahat planı yapmamız, maddi ve manevi çaba göstermemiz gerekiyor her seferinde.” Geçtiğimiz ay uzun sürelerden sonra yakın bir arkadaşım e-posta da bu düşüncemi bir kez daha gösterdi. 6-7 kişilik bir grup olarak Litvanya’da buluşacaklardı; birinin doğum günüydü ve benim gelmem de mümkün olur muydu ki? Olamadı tabii ki. Maddi adımı öyle ya da böyle gerçekleştirdik diyelim, pasaportumu uzatmam gerekiyordu. Onu hallettiğimi varsaysak; nur topu gibi bir sınav beni bekliyordu Türkiye’de zaten, tam da onların buluştukları hafta içerisinde. İç geçirmekle kaldım mı bir başıma?

    Ama bu olaya güzel bir tesadüflük eklemeye çalışırmış gibi bir haber daha aldım o sırada. Sınavın ertesi günü, iki tane çok yakın arkadaşım kısa süreliğine İstanbul’a geliyorlardı ve acaba “oralar-buralar”da mıydım? En yakın arkadaşlarınızı, en iyi ihtimalle senede 1 kez görebiliyorsanız böyle oluyor işte. Etrafta olup biten her şeye, can sıkıcı tüm olaylara rağmen ayağa kalkıp oynamak geliyor insanın içinden. Ve geçtiğimiz Çarşamba günü birini 1, diğerini 2 senedir görmediğim dostlarımla sözleştik. Ama işe bir güzel sürpriz daha eklendi. İstanbul’a iner inmez, yorgunluk ve jet-lag’ı bir kenara bırakıp kendini İstiklal Meydanı’nın kalabalığına atmış bir diğer arkadaşımızla aramızdan biri karşılaşınca, biz dört kişi olarak, tanıştığımızdan beri ilk kez İstanbul sokaklarını adımladık.

    “Arkadaşlarınla gezip dolaşmışsın, iyi, hoş da, bize ne?” sorusunu geçiriyor olabilirsiniz. Ama durun bir dakika. Size nasıl da birbirinden uçlardan daha normaline kadar farklılaşan insanların, beraber okumasından ötürü birbirlerine tahammül edebilmek bir yana, çok da yakın arkadaş olduklarından bahsetmeye çalışıyorum ben burada. Ve bu “farklılık” dediğim şeyler de farklı statüler filan da değil. Birbirine taban tabana zıt bir sürü şeyi savunan, kavga eden ama sonra hiçbir şey olmamış gibi bunu “kişisel” algılamamayı becerebilen insanlar söz konusu olan. Öyle ki birbirimize üniversitedeyken bir akşam yemeğinde, “ben seninle arkadaş olmazdım Türkiye’de tanışmış olsaydık” demişliğimiz ve bunu topluca onaylamışlığımız bile vardır.

    Bunu nasıl becerebildiğimizi biz de anlayamasak da, ayrı tellerden çalan ve kendisinden farklı bir portre çıkarmaya çalışmadan arkadaşlığını sürdürebilen insanlar olabilmeyi düzeni kaybolmuş göçebe hallerimizden ötürü başardık. Ev duygumuzu kaybetmiş olabiliriz, tamam, ama güzel bir şey de kazanmışız yani, değil mi? Hatta belki de tam da “ev” kaybımız ve onun kafamızda yaratmış olduğu alt-üstlükten ötürü bunu bulmuş olmamız, çok daha büyük bir ihtimal. Çünkü yukarıda ilk bahsettiğim ve Litvanya’da buluşabilmiş arkadaşlarımla ne kadar kafa birliğimiz varsa, ikinci grupla ön kurgulu dil ve benzer sistemleri tecrübe etmişlik gibi diğer şartlar altında birliğimiz dışında elimizde bir şey yok.

    Tam da bundan olmalı işte: “sene(ler)de bir gün” melodramı yaşıyor olsak da, kakafonik gruplarımız da olsa, “iyi ki gitmişiz” diyebilmemiz.

0 yorum